|
UZMAN GÖZÜYLE
RUSYA PAZARINA DAİR BAZI YAKLAŞIMLAR
Rusya Fedarasyonu'nda endüstriyel olarak hemen hemen hiçbir sektörde üretim güçlü değildir.KOBİ durumundaki firmaların da üretimdeki payı neredeyse yok gibidir.Ancak Devlet teşekküllü bir çok firma üretim yapmaktadır.
Pazarda üretimdeki bu ciddi boşluktanTürk girişimcisi iyi yararlanmalı ve buralara yatırım yapmalıdır.
Muhtemelen 2012 yılından sonra Rusya'ya yatırım şimdikinden çok daha zor ve üstelik rantabl olmayacaktır.Türk girişimcisi şimdiden başlayıp o zamana kadar Rusya pazarında üretim,pazarlama ve kalitede,rekabetini güçlendirmeli ve bütün departmanlarını en profesyonel şekilde kurmalıdır.
PAZARIN POTANSİYELİ:
Rusya Fedarasyonu daha şimdiden gümrüklerinde Avrupa normlarını uygulamaya başlamış ve tam sayım usulu ile denetimler yapmaktadır.Bunu hesaba katmayan Türk sanayicisi ise bu pazara yaptığı ihracaatta doğal olarak zaman kaybetmekte ve sorunlar yaşamaktadır.
İhracatçı üretici ve sanayicimizin gözden kaçırdığı ve bu yüzden zaman ve para kaybettiği bir durum var ki oda;bu pazar artık Laleli'den idare edilen valiz ticareti pazarı değildir.Rusya Eski Devlet başkanı Vilademir PUTİN'in işbaşına gelmesi ile Rusya bir toparlanmaya girmiş,kaynaklarını iyi değerlendirmiş,dış ticaret fazlası verir hale gelmiştir.
Geçen yıl Rusya Fedarasyonu'nun dış ticaret fazlası 260 milyar USD'dir.Bu bizim toplam dış ticaret hacmimize eşittir.GSMH toplamda bir trilyon $'ın üzerine çıkmış bulunmaktadır.Rusya enerji kaynaklarını sıkı bir şekilde pazarlar hale gelmiş;Avrupa kabul etsin ya da etmesin,ABD kabul etsin ya da etmesin bütün bir Avrupa'yı kendisine bağımlı hale getirömiştir.Moskova'da kişi başınma düşen yıllık gelir 12.000-17.000$ arasında seyretmektedir.
Rusya Fedarasyonu 150 milyonluk nufusu,gelişen ekonomisi,kendisinden ayrılan ve hala birçok ekonomik ve siyasi-kültürel bağları güçlü olan 250 milyonluk diğer ülkelerle birlikte aşağı yukarı 400 milyonluk bir pazarın hükmedicisi durumuna gelmiştir.
Kaynakları ve ekonomik gelişmeleri açısından oldukça iyi verilere sahip olan bu pazara en yakın ülke Türkiye'dir.aslında tarihi,etnik ve strateji konuları açısından baktığımızda bu pazarda en avantajlı ülke yine Türkiye'dir.
Rusya dünya pazarına açılırken birçok yönü ile Türkiye ve O'nun insanlarına muhtaçtır.Oysa millet olarak biz bunu çok da iyi değerlendirdiğimiz söylenemez.Nitekim iki ülkenin dış ticaret hacmi bir iki başlıkta temel bazı prensiplere dikkat edilmek kaydıyle 250 Milyar $'da olması içten bile değilken bu gün bu potansiyel güç %80 atıl durumdadır.Bu dev potansiyel acilen harekete geçirmeli bunun için ne gerekirse yapılmalıdır ve çok acele edilmelidir.Dünyanın tamamıyla yapacağımız dış ticaretin yarısı, potansiyel olarak iki ülke arasında mevcuttur.
Rusya yer altı ve yer üstü kaynaklarında ciddi kaynaklara sahip olmasına karşın,bunları dünya pazarına en iyi ulaştırabilecek güç enerji ve serbest piyasa ekonomisi tecrübesi Türkiye'de mevcuttur.Her iki ülke bu iki tamamlayıcı unsuru iyi kullandığı zaman ASYA'da çok önemli bir güç merkezi haline gelebilir,her iki ülke insanları daha mutlu ve müreffeh bir hayat standardına .
ulaşabilir
Öte yandan nufusu 100 milyonun üzerinde bulunan ve yaklaşık 15 yıldan fazladır bağımsızlığını kazanmış Türk Cumhuriyetleri ile daha sıhhatli ilişkiler kurmanın yolu'da hala Moskova'dan geçmektedir.Bu beş cumhuriyettte hala Moskova baskın bir marka ve ciddi bir imajdır.Yani Kazakistan,Azerbaycan,Özbekistan,Türkmenistan,Tacikistan,Kırgızistan ve bölgede yer alan diğer topluluklar ile ciddi ticari anlaşmalar ve yatırımlar yapacaksanız MOSKOVA'da bir ofisiniz ve ya mağazanız olmalıdır.Reklamlarınızı Moskova'da yapmalı önce orada marka olmalı,Rusya'nın istediği kalite akreditasyon belgelerini eksiksiz ve zamanında çıkarmalısınız.
Bir başka deyimle; 100 milyonluk nufuslu eski Türkistan,70 milyonluk nufusu ile Ukrayna,50 milyon nufusu geçen doğu Avrupa ülkelerinin pazarı ile 150 milyonluk Rusya Fedarasyonu pazarında var olmak,etkin ve hakim olmak istiyorsanız Moskova'yı İstanbul kadar tanımalı ve oralarda aktif olmalısınız.Ancak bu pazarda para kazanmanın ve istikrarlı kalabilmenin yolu budur.
Peki yaklaşık 20 yıldır açılan bu pazarda önceleri ilk sıralarda olan Türkiye nasıl oldu da şimdilerde en iyi 5. ve ya 8. sıralarda yer almaktadır derseniz,yapılan hataları kısaca sıralayalım ve bu hatalarımızı hızlıca telafi edelim.Aksi durumda pazarda ilk 3 yıl sonra 10.sıranın altlarına bile düşmemiz mümkündür.
PAZARDA YAPILAN İHMAL VE YANLIŞLAR:
1-Rusya pazarı iyi araştırılmadan ve çok basit usuller ile yapılanılmaya çalışılmıştır.Yani ciddi pazar araştırmaları yapılmamıştır.
2-Pazarda malı direk kendisi satması gerekirken ya aracılara sattırmış veya akreditasyonu ve gücü bile araştırılmadan çoğu firmalara bayilik verilmiştir.Genellikle de bu bayilikler ana distribütörlük şeklinde verildiği için istense de sonradan firma kendisi bu pazara gerememiştir.
3-Pazarda ofis ve mağaza açan girişimcilerimiz yeterince nitelikli eleman ve yönetici bulundurmamıştır.
4-Hepsinden önemlisi Rusya'da yapılanırken Rus Ticaret Kanun kriterlerine uygun yapılanmamış veya bazı esasları gözardı etmişlerdir.
5-Rusya'da fuarlar çok önemlidir.Bu fuarlara sanayicimiz ya katılmamış veya katılsa da en azında Moskova'da bir merkezi ya da ofisi bulunmadığında pazarda kendisine ilgi duyulmamış ve hatta fuarlarda bu durumda olan Türk ziyaret ve katılımcıların kartvizitini bile Ruslar almamıştır.
6-Rus toplumunun ekonomik satınalma gücü artmış hatta Türk toplumunun önüne geçmiştir.Türk firmaları bu durumu hesaba katıp,markalaşma ve mağazalaşma yolunu seçmesi gerekirken hala işporta mantığı ile haraket etmiş semt pazarlarından alışveriş merkezlerine geçememiştir.
7-Rusya'ya ve yurtdışına yatırım yapan Türk firmalarına Türkiye'nin verdiği birçok destekten habersiz olup,zaten hakkı olan hibe ve faizsiz kredilerden de yararlanma yoluna gitmemişlerdir.
8-Rusya'da yapılanırken çok ciddi danışmanlık hizmetleri alması gerekirken,bu hizmetleri ya hiç almamış veya ucuza maletme adına yetkin kişiler ve kuruluşlardan almamıştır.
9-Rusya'ya yatırım yapan firmalarımız Rus kültürel yapısına dair gereklilikleri fazla dikkate almamış ve bunun sonucu olarak firmasını Türkiye ayağını bu hedef pazara uygun yapılandırmamış ve gereken nitelikli elemanların Türkiye'de istihdamını sağlamamıştır.
10-Hepsinden önemlisi ihracatçı sanayicimiz nufusu 2 milyonu geçmeyen Slovenya ve Hırvatistan gibi ülke pazarlarına gösterdiği titizlik ve prezantasyonunu,150 milyonluk kendi nufusu hatta hiterlandı ile 400 milyonluk nufusu barındıran Moskova merkezli Rusya pazarına göstermemiştir.
Şimdi bu pazarda yapılacaklar çok açıktır:
1-Pazara ivedilikle ilgi duymak ve pazar araştırmalarını yapmak,
2-Pazarda kalıcı olabilmek için işimizin yönetim organizasyonunu sağlayacak firma kurulumunu Moskova'da yapmak,
3-Nitelikli yetişmiş elemanlarımızla bu pazara yüklenmek,
4-Rusya pazarında yapılanırken Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sunduğu dış ticaret ve ihracata dair teşvik ve desteklerinden yararlanmak,
5-Geniş bir coğrafyaya sahip olan Rusya'da öncelikle Moskova'da yapılanıp,hemen devamında Rusya'nın ticari potansiyeli yüksek şehirlerinde yapılanmak.
UNUTMAYIN BU PAZARDA YAPILANMAYA SADECE ÜÇ YILINIZ VAR.SONRA GİTMESENİZ DE OLUR.
Not: Yukardaki makale ALPA Danışmanlık Dış Ticaret Rusya danışmanlarının 09.11.2008 tarihinde Rusya'da yatırım yapmak isteyen bir grup iş adamına verdikleri RUSYA'da Yatırım Stratejileri konulu,brifing ve sunumlarından hazırlanmıştır.Kaynak gösterilmeden yayınlanması ve kısmen de olsa alıntı yapılması ALPA DANIŞMANLIK' ın izni ile mümkündür.
GELECEĞİN DÜNYASI NASIL OLACAK?
"Yokluklar, mağduriyetler, savaşlar görmüş bir millet olarak gelecekte huzur dolu, gelişmiş, en çok ihtiyaç hissedilen kaoslarla dolu bir dönemde dünyaya örnek olabilecek bir ülke olmak istiyorsak, öncelikle bizi aydınlık ufuklara götürecek yol haritamızı çizecek toplum mühendislerine ihtiyacımız var."
Dünya, hızlı bir değişim geçiriyor. Sürekli kabuk değiştirip kendini yenileyen mahluklar gibi her an tazeleniyor. Tarih öncesi devirlerdeki ''Yontma Taş Devri, Cilalı Taş Devri, Maden Devri'' gibi çağlar arasındaki değişim binlerce senede tamamlanmasına rağmen, yakın çağlarda bu süre çok çok kısalmış, 100-50-10 hatta 5 yılda bir olmaya başlamıştır. Yakın bir gelecekte de değişimin her yıl olacağı öngörülüyor. Bakkalın yerini süper, hiper, gross market aldı derken ''e-ticaret'' son yıllarda ekonominin gözdesi olmuş, karakalemler çoktan yerlerini bilgisayarlara terk etmiştir.
Dünyanın herşeyiyle globalleştiği böyle bir ortamda, Asya-Avrupa-Afrika gibi kıtaların kesişim noktası olan çok önemli bir interlandda bulunan ülkemizin değişimden uzak yaşaması düşünülemez. Süper güçler, internet vasıtasıyla bilgi otobanında dünya ile entegre olurken, lokal bilgilerin yetersizliğinin körelttiği kabiliyetlerimizle yüksek teknolojinin ürünlerinden pay almamız oldukça zor görünüyor.
Geleceğe bilgili organizasyonlar hakim olacak. Gelecekte ticari, sosyal, kültürel ilişkiler tamamıyla değişecek. Surlar, kaleler, sınırlar kalkacak; coğrafyaları, kültürel fetihler tayin edecek. Ticaret, internet ortamında network marketing sistemiyle olacak. Dev şirketler, tröstler bir araya gelerek yüksek miktarlarda yaptıkları alımların avantajını, mağaza tutup işçi çalıştırma külfetinden kurtulmanın kazancını müşterilerine sunacaklar. Sanal ortamı tanımayan ve uluslararası standartlarda mal ve hizmet üretemeyen şirketlerin ayakta kalabilmeleri imkânsız hale gelecek.
Kaizen Modeli
Japonya, 15 Ağustos 1945'te teslim olduğunda ümitleri bitmiş insanlardan oluşan, kasvetli ve iç karatıcı bir yerdi. Bir zamanlar gece hayatının yaşandığı yerlerde, artık karaborsa hüküm sürüyordu. Sokaklar işsizlerle, savaştan dönen askerlerle, denizaşırı topraklardan kovulan kolonicilerle doluydu. Savaşın öksüz bıraktığı çocuklar tren istasyonlarında ve alt geçitlerde barınıyorlardı. Yiyecek bulmak uzun bir mücadeleyi gerektiriyordu. Şirketler maaşları ödeyebilmek için silah üretiminden tencere tava üretmeye geçmek zorunda kalıyorlardı. Savaş, Japon sanayisini çökertmişti. O dönemde Batılı yorumcular ülkenin yeniden yapılanmaya başlaması için bile en azından bir yüzyıl geçmesi gerektiğini öngörüyorlardı. Ancak, Japonya'da henüz ümidini yitirmemiş genç girişimciler vardı ve ekonominin savaşın meydana getirdiği kargaşa ve tahribattan kurtulacağına inanıyorlardı. Etkin kişiliklere sahip, iş dünyası hakkında kendi fikirleri olan güçlü liderlerdi bunlar. Mühendisler birliğinde biraraya gelip ülkelerinin geleceği hakkında bir yol haritası belirlemeye çalıştılar.
Bu yeniliğe açık Japonlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası yıkılan medeniyetlerinin enkazından yeni bir toplum oluşturabilmek için, savaş öncesi ülkelerine gelip onlara ilgi çekici mesajlar vermiş bir Amerikalı toplum bilimciyi ülkelerine davet ederler. Mühendisler birliğinin bu talebi üzerine Japonya'ya gelip işçilere seminer vermesi istenen Dr. Deming "Hayır, der, beni önce yöneticilerinizin dinlemesi gerekir. Zararı yok, yanlarında işçiler de olabilir." Grup çalışmasına önem veren, bireysel başarıları çok olmayan Japonlar, hemen yöneticileri biraraya getirip Deming'i dinlemeye başlarlar. Çare tektir: Kaizen Modeli, yani sürekli iyileştirme. Her sahada kalifiye insanlar yetiştirip hayatı mükemmel yaşamak. Zira yaşam kalitesinin artması insan kalitesinin artmasına vabestedir.
Deming'in tavsiyesiyle iki bin lise mezunu zeki Japon genç önemli branşlarda kaliteli eğitim almak üzere Amerika'ya gönderilir. Onlar ülkelerine dönünceye kadar da Japonya'nın çeşitli kentlerine Sony, Hitachi, Panosonic… gibi kaliteli üretim yapabilecek fabrikalar kurulur. İleri düzeyde eğitim almış bu gençler, kurulan fabrikaların başına geçince her ürün kaliteli çıkmaya başlar. Bu kaliteli mallar yavaş yavaş Avrupa-Amerika piyasalarını sarmaya başlar. Talih bu ya, ilk giden ticari filolardan bir gemi Atlas Okyanusu'nun New York kıyılarında batar. Aradan aylar geçer, başka bir vesileyle dalış yapan Amerikalı dalgıç, bu batan gemiye rastlar. Geminin dip taraflarında Casio marka saatler dikkatini çeker. Aylardır su altında kalmalarına rağmen paslanma, buharlanma olmamıştır. Bu bilgi yazılıp Amerikan kamuoyu tarafından paylaşıldığında Japon mallarına talep patlaması yaşanır. Başlangıçta, zaten ekonomik sıkıntıda olan Japonları üzen bu hadise, büyük sevinçlerin yaşanmasına vesile olmuştur. Bugün Toyoto'nun girişinde 3 resim asılıdır:
Japonya Cumhurbaşkanı, Toyoto'nun kurucusu ve Dr. Deming'in resimleri. Ve 1952' den itibaren her sene onun adına izafeten "Dr. Deming Kalite Ödülleri" verilmektedir. Amerika'da değeri anlaşılamamış bir toplum bilimci günümüz Japonya'sının fikir mimarı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Doğu insanının o müthiş fedakârlığını, planlı bir ekonomiyle birleştiren Japonya, gerçekten de 20. yüzyılın en büyük ekonomik kalkınmasını gerçekleştirdi. Son 50 yılda yakalanan inanılmaz büyüme hızı sonucunda, 1955 yılında sadece 213 dolar olan kişi başına milli gelir, 1996'da 40 bin doları buldu. Japonya, dünya üretiminden aldığı % 17'lik payla ABD'nin ardından dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldi.
Çin’i Geliştiren Etmenler
1980 senesinde bir gelecek tasarımcısı, önümüzdeki yüzyılın, ileri teknoloji ve Asya yüzyılı olacağını söylemişti. O yıllarda en gelişmiş 10 ülkeden 3'ü Asya ülkesiydi. Şimdi 4'ü oldu, 2020 yılında ise 7'si olacağı öngörülüyor. Asya ülkeleri içinde oldukça yüksek nüfusa sahip Çin'in bilhassa son yıllarda hızla kalkınması ve 2020 yılında dünyanın ekonomik devi olabileceğinin varsayılması dikkatlerin Asya üzerine yoğunlaşmasına vesile oluyor. Çin, son yıllardaki kabuk değişikliğini iyi bir toplum mühendisliğine borçlu. Hong Gong ve Tayvan'ın asırlık İngiliz hegemonyasından sonra ülkeye katılımıyla 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanayi devrimini başlatan İngiltere'den ticari tecrübeler edinmesi, gençlerini deneyimli, yaşlı Yahudi bilim adamlarından teknoloji ve tasarım konusunda eğitim almaları için Batı'ya göndermeleri, e-ticaret konusuna çok çabuk adapte olup 200'e yakın ülkeye mal satmaları ve ucuz işçilik Çin'i dünyanın en hızlı gelişen ülkesi haline getirdi. Çin'in hızlı kalkınmasına vesile olan faktörlerden sadece biri olan ucuz işçilik, diğerlerine göre çok da önemli olmayan bir etken olup, robotların devreye girmesiyle ucuzun da ucuzu işgücü maliyetine erişmek mümkün. Fakat insanların istekleriyle örtüşmeyen bir tasarım ve donanım, pazarlama alanındaki başarısızlıklar firmaları iflasa sürükleyebilir. Nitekim 1980'li yıllarda General Motors, Chrysler gibi dev Amerikan şirketleri milyarlarca dolar zarar edip iflasın eşiğine gelmişlerdi.
Türkiye'nin kalkınması için…
Amerika'nın en tanınmış strateji uzmanı Brezinski, "Avrasya'ya hakim olan dünyaya hakim olur. Bugün tek süper güç olan ABD, karşısında çetin bir rakip görmek istemiyorsa, bu gücün başını daha ortaya çıkmadan ezmelidir. Amerika'nın bugünkü ekonomik refah düzeyini sürdürebilmesi için, dünyanın başlıca enerji kaynaklarını ve ekonomik faaliyet merkezlerini denetlemesi gerek." diyor. Avrasya'nın merkezi Türkiye olduğu için Batı'nın hedeflerini gerçekleştirmede en büyük engel Türkiye'dir. Genç, dinamik nüfusu, zengin madenleri, stratejik konumu ve tarihi değerleriyle ülkemiz, çok önemli bir "altın koy" konumundadır. Fakat bütün bunlara rağmen 300 değerin baz alındığı 182 ülke sıralamasında 93. geliyoruz. Halbuki 1.5 milyon dahi potansiyelimiz var. Geleceğin enerji kaynaklarından bor, toryum ve uranyumun dünyada en fazla bulunduğu yer olan ülkemizin, onları işletebilecek nitelikli insanlara ve işletmelere sahip olamayışı en büyük handikapımız. 32 milyar dolara malolacak ve yarıdan fazlasının tamamlandığı GAP Projesi, bitirildiğinde epeyce bir nefes alacağız. Fakat o bölgede kurulan 500'ü aşkın şirketin çoğunluğunun yabancı olması, "Zengin hazinelerin fakir bekçisi olma konumumuzu gelecekte de devam mı ettireceğiz." kaygımızı körüklemektedir.
Bir Budist atasözü, "Hiçbir şeyiniz olmadığı zaman, bitmez, tükenmez bir hazineniz vardır." der. Yıkmayan fırtınalar güçlendirir. Yokluklar, mağduriyetler, savaşlar görmüş bir millet olarak gelecekte huzur dolu, gelişmiş, en çok ihtiyaç hissedilen kaoslarla dolu bir dönemde dünyaya örnek olabilecek bir ülke olmak istiyorsak, öncelikle bizi aydınlık ufuklara götürecek yol haritamızı çizecek toplum mühendislerine ihtiyacımız var.
Servet ENGİN
*AYSAD Genel Koordinatörü
DEVLERİN REKABETİ
’’ Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır. En hızlı arslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa öleceğini bilir. Afrika’da her sabah bir arslan uyanır.En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa aç kalacağını bilir. Arslan ya da ceylan olmanızın önemi yok. Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini bilin.’’
20. yüzyıl, teknolojide atılım çağı olmakla birlikte acımasız bir rekabeti de beraberinde
getirdi. ''Şirketleri dünya rekabetinin savaş gemilerinden koruyacak bir liman yoktur'' diyen
yazar haklıydı. Devasa fabrikalar gittikçe çoğalan insan ihtiyaçlarına yönelik ürünleri en ucuz,en
çabuk nasıl üretiriz diye tasarlarken, tüketicilerin beğenilerini de iyi tespit etmek zorundaydılar.
Otomobil endüstrisi, pazarların evrenselleşmesinin ve bunun sonuçlarının güzel bir örneği.
1966’da ABD araba pazarının %7,3’ünü oluşturan ithalatın oranı 10 yıl sonra % 15’e, 1982’de ise %30’a ulaştı. Diğer ülkelerde de aynı artış görülüyordu. 1966 ile 1982 arasında otomobil ithalatı
Fransa’da % 14’den % 22’ye, Almanya’da % 14’den % 25’e ve İngiltere’de %5’ten %58’e yükseldi.
Pazarların dış rekabete açılması motorlu taşıt üretimi yüzdelerini değiştirdi. 1950’de ABD tüm motorlu taşıtların % 75’ini, Avrupa ise %20’sini üretiyordu. Japonya’nın payı yok denecek kadar azdı. Otuz yıl sonra, Avrupa’da gerçekleştirilen motorlu taşıt üretimi % 37,5, Japonya’daki % 28,5 ve ABD’deki sadece % 21 oldu. Rekabetin küreselleşmesi, telekomünikasyon ekipmanları, finans ve diğer hizmet sektörlerinde de görüldü.
Japonya, 1950'lerde bir sürü döküntü mal üretiyordu. Ama bugün Japonlar, insana
yönelik yönetim taktikleri sayesinde dünyanın en kaliteli ve ucuz üreticileri haline geldiler.
Japon otomobil üreticisi Mazda, 1980’lerde talepte azalmayla karşılaşınca fabrika’daki işçileri çıkarmak yerine araba satımı işine verdi. Japonya’da arabalar genellikle kapı kapı gezen pazarlamacılar tarafından satılır. Yıl sonunda en iyi satış yapan elemanlarına ödülleri verilirken, en iyi on satıcının eski fabrika işçileri olduğu görüldü. Bu insanlar ürünün özelliklerini müşterilerine çok daha yetkin şekilde anlatabiliyorlardı. Talep artıp işler yeniden canlandığında ise, fabrika işçilerinin müşterilerle temasa geçmiş olması, ürünlerin özellikleri konusunda yararlı fikirler üretebilmelerini sağladı.
Benzer bir örnek de Lincoln Electric’te görüldü. 80’li yılların başlarında ülke içindeki iş hacmi yılda % 40 oranında azalmaya başladığında, Lincoln eleman çıkartmamak için işçileri satıcılık yapmak üzere küçük garajlara, dükkanlara ve Lincoln’ün normal dağıtım kanallarının ulaşamadığı diğer küçük işyerlerine göndermeye başladı. Üstelik, bu işçiler yeni müşterilere yeni kaynak ekipmanı satmaktan daha fazlasını da yapıyorlardı. Bu sektörde karın büyük bölümü yedek parça satışından gelir. Lincoln böylece pazara daha fazla girdi ve satışlarını artırdı.
Lincoln şirketinin aldığı karara göre, üç ya da daha fazla yıl şirketlerinde çalışmış olan hiçbir eleman iş yetersizliği nedeniyle işten kovulamaz. Otuz yılı aşkın bir süre boyunca tek bir Lincoln elamanı bile iş yetersizliği nedeniyle şirketten çıkartılmamıştır. Bu politika işini gerektiği gibi yerine getirmeyen elemanları korumaz; yönetimin, tüm elemanların verimli çalışmalarını sağlayacak bir iş seviyesini korumasını gerektirir. İş güvencesi konusunda bir politika oluşturmalarının nedeni, korkunun yararsız bir motivasyon aracı olduğuna inanmalarıdır. İşten çıkartılmaktan korkan eleman, elindeki işi mümkün olduğunca uzatma eğilimine girer. Bu tür korkulardan kurtulmaları elemanların çok daha iyi iş çıkartmalarını sağlar.
Teknolojik donanım parkurunu modernize etmenin tek başına yeterli olmadığını, 80'li yıllara
kadar yarım asır boyunca dünya otomotiv sektörünün lideri General Motors'un hazin hikayesi
göstermektedir. Alınan yanlış kararlar, bu teknoloji devinin cüceleşmesine sebep olmuştur.
Queen Mary transatlantiğinin güvertesine çıkmaya korkan küçük bir çocuğa ilişkin bir
öykü vardır. Çocuk rastladığı ilk tayfaya sorar: ''Efendim, bu büyüklükteki gemiler sık sık
batarlar mı?" ''Hayır'' der tayfa. ''Yalnız ve bir kere batarlar.'' General Motors da dünyadaki
en büyük şirkettir; üç milyon kadar memur, müstahdem, işçi, tüccar ve yan sanayi
kuruluşunun cankurtaran simididir. Bu dev şirket, tek bir yöneticinin yanlış kararları yüzünden,
sıradan şirketler konumuna düştü.
80'li yıllarda, bütün Amerikan sanayisi ile birlikte General Motors da güçlükler içindeydi.
ABD, büyük krizden beri yaşanan en büyük geriye gidişin ortasındaydı. Limanlara giderek
yükselen miktarda ithal malları yığılıyordu. İthal ürünler on yıl içinde iki katına çıkmıştı.
Japonların en önemli avantajının ucuz işgücü sanılmasının da etkisiyle teknoloji yarışı hızlandı.
Her şeyin ileri derecede otomatize olduğu ''ışıksız fabrikalar'' gündeme geldi. Robotlar, gece
gündüz gözetimsiz, daha doğrusu makinelerde bir gariplik olması halinde düğmeleri kapatmak
üzere bulunan sadece üç kişinin nezaretinde çalışmak üzere programlanabilecekti. Yeni
teoride, gece her şeyi insansız olarak çalışır durumda bırakıp ışıkları kapatarak eve
gidebilecektiniz. 1980'de GM'de çalışır vaziyette 300 robot vardı. 1990'a kadar 14 bin robota
ulaşılması hedeflendi. Bütün bu teknolojik hamlenin amacı, saat ücretiyle çalışan işçilerden
kurtulmaktı. 1981’de GM’nin yönetim kurulu başkanı Simith, şirketin sorunları konusunda şu yorumu yapıyordu.’’Altetmemiz gereken en büyük dezavantaj hiç şüphesiz işgücü maliyeti.’’
1980’lerin ortalarında GM, tesislerine işçilerin yerini alacak yeni makineler kurmak için 3 milyar dolar harcarken Ford işgücü verimliliğini artırma üzerinde yoğunlaştı. Ford’un istihdam ilişkilerinden sorumlu genel müdür yardımcısı Peter Pestilla bu konuda, GM, işçilerinin rolünü asgariye indirmeye çalışıyordu’’demekteydi. Ford’un amacı ise işçilerinin katkılarını azami dereceye çıkarmaktı.Sonuç: GM tesislerinde işçi başına üretim, Ford’dakinin yarısı kadar oldu.
1990 içinde Ford 1,5 milyar dolarlık zarar bildirdi. Chrysler'in 1,7 milyar dolarlık zararında,
aldıkları federal kredi güvencesinin çok az yararı oldu. General Motors da para kaybetti. Ama
şirketin büyüklüğü göz önüne alınırsa bu kayıp o kadar da büyük sayılmazdı. Yalnızca 762,5
milyon dolar. Ama yine de 1921'den beri ilk kez zarar edilen bir yıldı ve örgüt içinde bir
inançsızlık ürpertisine neden oldu.
Şirketin genel müdürü Roger Smith, kamuoyuna, sorunun Amerika'daki yüksek işçilik
maliyetinden ve geçmişteki ucuz kredi politikasından kaynaklandığını söylüyordu. Ona göre,
''Eğer biri yarın deniz suyunu benzine dönüştürme yöntemini bulsa, Japonlar hemen
piyasadan silineceklerdir.'' Ama onun Japonları bu kadar hafife alması, tehlikenin büyüklüğüne
uymuyordu. Japonya, korkunç bir rakipti. Doğal kaynakları çok az olan bu küçücük ülkenin
homojen bir kültürü ve düşük bir doğum oranı vardı. Eğitime öncelik veriyor, Amerikalılardan
iki kat fazla para biriktiriyorlardı. Hiçbir askeri harcaması yoktu ve Japon hükümeti kararlı bir
biçimde sanayii destekliyordu.
Japonların daha çok para kazanma isteği anlayışla karşılanabilir, ancak giderek daha geniş dış Pazar paylarına sahip olmaları, onlara daha zengin ve konforlu yaşama tarzı olarak aksetmiyor. Şehir hayatı sıkışık, sınırlı ve aşırı derecede pahalı. Japon evlerinin ancak yarısı kanalizasyona bağlı. Banliyö trenleri olağanüstü kalabalık. Karayolu sistemi büyük ölçüde yetersiz. Bunlar ve günlük hayattaki benzer altyapı eksiklikleri bir Japon şehirlisini, daha fakir bir Avrupa şehirlisinin tattığı konfordan aşağı bir standartta bırakıyor.
Japonya, modern çağda önemli ölçüde milletlerarası bir rol oynayan ilk Batılı olmayan ülke idi. Japonya, 20. yüzyılın başında Rusya’yı yendi. ABD’ye saldıran tek devlet oldu. O günden geçen yüzyılın sonuna dek dünyanın ikinci büyük ekonomisine, fert başına gelir açısından en zenginine sahip oldu. Ticaret ortaklarının pek çok sanayiini ya yok etti veya tehdit ediyor ve dünya ekonomisinde çok önemli finansman manipulasyonuna sahip olma yolunda. Ayrıca Batılı olmayan iki ülke, Güney Kore ve Tayvan, Batı yerine Japon sanayileşme örneğini taklit ederek önemli ülkeler haline geldiler.
Japonya'nın üretim verimliliği 1960'tan 1980'e kadar altı katına çıktı. Oysa ABD'nin
verimliliği bu süre içinde yalnızca üç kat arttı. 1980 Ekim'inde GM'de dolaştırılan gizli bir rapor,
rekabet durumunu tüm açıklığıyla gözler önüne serdi. Japonlar, seri üretim yapan bir fabrikayı
ve ek tesislerini GM'nin malettiğinin yarı fiyatına kurabiliyorlardı. Üretim tezgahlarını zamanın
% 85-90'ında işler durumda tutma imkanları vardı. Oysa GM'nin çalışma zamanı ortalaması,
yüzde 55 ile 60 idi. GM'deki 14 yönetim kademesi yerine, Japonlar, bütün bunları yalnızca 5
yönetim kademesi ile gerçekleştiriyorlardı. 1981'in başlarında GM'de yapılan başka bir araştırma, Japonların küçük bir otomobili 1800 dolara malettiklerini gösterdi. Bu maliyet GM'nin benzer bir modele harcadığı bedelden düşük olması bir yana, ayrıca dünyanın yarısı kadar bir mesafeden gönderme masraflarını ve gümrük vergilerini de kapsıyordu.
Gelecek teknolojide yatıyor. Ama denklemin yarısı ve daha ağır basan yanı insan malzemesi. Yeni kalite seviyelerine ulaşma sürecinde hiçbir şey insan çalışmasının yerini alamaz. Bir keman, sadece tahta ve telden yapılır. Müzik ise sanatçının ellerinde ve ruhundadır. Yöneticilerin asıl görevi çalışanlarını uyumlu bir şekilde çalıştırmak için orkestra şefliği yapmaktır.
Servet ENGİN
AYSAD Genel Koordinatörü
20.02.2008
|